Patilerden seçmeler
Kedileri sevdiğim malum, tekrar anlatmayayım. Sabit bir sayfam bile var bu konuda :) Tabi böyle olunca, onlarla ilgili resimlere de bayılmaktayım, hele hele komik olanlarına. Bu konuda favori sitem elbette ICanHasCheezburger.com. Etrafta kedi seven ve böyle bazen insanı gülmekten yere yıkacak resimler görmek isteyen varsa, ismi geçen siteye gitsinler ve gezinsinler. Mümkünse RSS olayıyla takip etsinler. Resimleri anlamak için biraz da İngilizce bilmek gerekiyor ki belki de işin en hoş tarafı o. Resimler ve onlara uygun metinler bir bütün oluşturmakta. Sadece resimlere bakmak bazen (hatta çoğu zaman) bir şey ifade etmez. O nedenle İngilizce için ön şart diyebiliriz :) Lafı çok uzatmadan favori olanlarımdan bir kaçını buraya geçmek istiyorum:
Bu yazıları RSS beslemesi ile takip edin.
Kara Şövalye: Bir Joker gösterisi.
Evet gün geldi, yarasa adamın yeni bölümünü izledim. Şimdi geriye kendisinin bir hayranı olarak, ne kadar güzel ve seride çok özel bir yere sahip film olduğunu anlatırken, IMDB’de bir numaraya yükselmesinin ise biraz abartılmış olduğunu izah edebilemem lazım.
Daha önce yazmışdım az sonra söyleyeceklerimi (bir önceki yazımda da değindim). 2005′e kadar benim için iki Batman filmi vardı: Serinin ilk iki filmi , yani Tim Burton‘ın filmleri. 2005 yılına kadar çekilen diğer Batman filmlerine bir türlü ısınamadım. 2005 yılında ise Batman Begins‘de Christopher Nolan o kadar güzel iş çıkartmışdı ki yarasa adamın gözümdeki çekiciliği bir kere daha depreşmişdi. Bu nedenle yeni filmde onun ve son Batman rolünde oynayan Christian Bale‘in de olması beni fazlasıyla mutlu etmişdi.
Öncelikle belirtmek isterim ki Batman diğer kahramanlardan biraz farklıdır. Onun özel güçleri hiçbir zaman olmamıştır. Sadece servetinin sayesinde kendisine hazırladığı araç gereç ve öğrendiği dövüş sanatları ile suçlularla mücadele etmektedir. İşte bu nedenden ötürüdür ki, belki de birçok insanın kendisine yakın bulduğu nadide kahramanlardan biridir. Normal bir insan, ancak aynı zamanda kasvetli bir şehirdeki kahraman. Kaldı ki tüm Batman filmlerinde onun insan oluşu ve bu yükü ne kadar taşıyıp taşımayacağı alttan alttan işlenip durmuştur. Bu filmde ise bunu çok derinlemesine görüyoruz ve meselelerin başlangıcına doğru yol alıyoruz. Fazla ’spoiler’ yapmadan biraz filmden bahsedelim.
Kara Şövalye - The Dark Knight
Oldum olası bir Batman hayranıyımdır. Çizgi romanından bahsetmiyorum ama, Tim Burton‘ın yönettiği ve Michael Keaton‘ın canlandırdığı filminden bahsediyorum. İlk iki filmin benim açımdan çok özel bir yeri vardır. Bir başka yazıda bahsettiğim üzere nostaljik bir anlamı da bulunur. Gotham şehrinin o kasvetli havası ve filmin plastiği o kadar hoşuma gitmişti ki, yıllardır hala zevkle izlerim o iki filmi. Serinin daha sonrası için pek iyi şeyler düşünmüyorum, suyunu çıkartmışlardı. Ta ki Batman Begins filmine kadar. Filmi gayet başarılı bulmuşdum. Hem Christopher Nolan iyi bir film yönetmiş, hem de sevdiğim bir oyuncu olan Christian Bale rolün altından iyi kalkmışdı. Kısacası benim için yeni bir soluk olmuştu bu. Şimdi bu ayın 25′inde yeni filmi geliyor yarasa adamımızın: The Dark Knight. Amerika’da bizden önce vizyona girdi tabi.
Şimdi, eğer hala görmediyseniz şaşırtıcı ilk bilgiyi vereyim size:
User Rating: 9.6/10 (69,135 votes)
Dünyanın Merkezine Yolculuk - 3B Eğlence
“… ve çocuklar gülüşür”. Kısaca özetlemek gerekirse böyle bir yorum çıkabilir film için. Zaten kendisi de çok fazla bir şey vereceği iddiasında değil sanırım: Bir hafta sonunu şöyle 3B zenginliğinde eğlence ile doldurmak. Bu hedefine de ulaştığını belirteyim. Öncelikli tavsiyem sakın ama sakın 3B özelliği olmayan bir sinemada izlemeyin bu filmi, yoksa geriye hiçbir zevk kalmaz. İlk gittiğim sinemada öncelikle orijinal dildeki seans biraz geç olduğundan, daha çok ise 3B olarak verilmediğinden filme girmedim. Söylene söylene başka bir sinemaya gittim. Orada orijinal dildeki seans çok daha geçti, haliyle orijinal seslendirmeye giremedim. Allah’tan bizimkiler seslendirmeyi iyi yapıyorlar, gönül rahatlığıyla dublajlı olanı da izleyebilirsiniz.
En son izlediğim 3B film Beowulf‘du. 3B olmasına rağmen pek zevk alamamışdım. Bence karakterler son derece başarılıydı ama 3B’ye pek iyi hizmet edememişdi film. Fakat Dünyanın Merkezine Yolculuk bence tam on ikiden vurmuş. 3B severler için oldukça iyi iş çıkartıldığını söyleyebilirim, kaldı ki küçüklerin gülüşmelerinden ve zevk aldıklarını gösteren her hallerinden bu belliydi. Efendim, şimdi küçük dediysek illa da sadece küçükler bu filme gidecek diye bir kaide yok :) Hafta sonunda stres atmak isteyen biz büyükler de pekala gidebiliriz filme, bakınız ben gittim :D
Kendimden utandım :)
Her zaman söylemişimdir, grafik işlerinden anlamam, benden tasarımcı falan olmaz. Resim çizme kabiliyetim yok. Bazılarının çok kısa sürede yaptığı ortalama bir çalışmayı için saatlerce uğraşsam yine çıkartamam ortaya. Şimdiye kadar bu durum beni çok rahatsız etmiyordu, ta ki resim çizen filleri izleyinceye kadar :) İlk gördüğümde böyle belli belirsiz şeylerdir diye düşünmüşdüm ama videonun sonuna doğru “oha artık” tepkilerim semalara yükseliyordu. İşte o an kendimden utandım :) Yahu tamam hayvanların da zekisi olur da, sen hem karşındaki resme bak, hem ne olduğunu anla, hem de benden güzel çiz :D Öncelikle videoyu şu adresten izleyebilirsiniz. Sayfadaki ilk videodur, lütfen sonuna kadar izleyin.
Aslında bu durum filler arasında pek yaygınmış ve sadece bu resimlerden oluşan bir sanal sanat galerisi bile var: http://www.elephantart.com
Sitenin amacı, bu resimlerin satışını yapmak ve elde ettiği geliri yine filler için kullanmak. Genelde resimler 400-500$ civarında. Fillerimiz o kadar yetenekli ki soyut çalışmalar bile yapıyorlar :)
Wanted: Olmadan koparılmış meyve
Timur Bekmambetov kusura bakmasın ancak filmi izledikten sonra yukarıdaki tanım geldi aklıma. Açıkçası hayal kırıklığına uğradım. Hele ki tanıtım filmlerini internette ve sinema reklamlarında gördükten sonra beklentim çok yükselmişti. Hani neredeyse Matrix’in yol açtığı o aksiyon tadı yeniden sinemalara geldi gözüyle bakıyordum. Eh, yazının başından rengimi açık ettim, gerisini okuyup okumamak size kalıyor. Bekmambetov’u aslında izlediğim iki filminden dolayı beğenirim: Night Watch ve Night Watch 2. Tamam belki dillere destan olacak filmler değildir ancak en azından kendisini farklı şekilde ifade edebilen bir tarzı vardır bu filmlerin. Hani izlendiğinde bu farkı hissederiz, yönetmenin bir nevi mührüdür. Böyle büyük bir projenin, bu kadar iyi oyuncuların içinde bulunduğu bir filmin başına böyle bir yönetmen gelince, tanıtım filmleri de umut vadedince insan ister istemez bir beklentiye giriyor. Suçlu ben değilim yani! Şöyle dilim döndüğünce fazla “spoiler” yapmadan filmi eleştirmeye çalışayım.
Hayat geri vitese takılır mı?
Evet hayat geri vitese takılır mı, takılsa da sadece mutlu anlar hatırlanır ya da yaşanır mı? Saçma oldu soru biliyorum, yaşanmaz elbette. Hatırlamaktan ibarettir bizim bu geriye dönük özlemimizin tek merhemi. Farkında olmuyor bazen insan, içindeki duygu seli öyle bir coşuyor ki arada patlayıveriyor da, o zaman anlıyoruz durumun vahametini. Merhem derken boşuna öyle söylemedim, özlem ve de bilhassa geriye dönük özlem benim için bir yaradır her zaman. Çocukluğum çok güzeldi, huzurluydu, mutluydu. Nereden mi hasıl oldu bütün bu düşünceler?
İki gün önce postaneye gitmiştim, ufak bir işimi halletmek için. Doğduğumdan beri aynı şehir, aynı semt ve aynı mahallede otururum. Kısacası dışarıdaki vadilerin kuşu değilim ben, ayrılıklarım hep geçici olmuştur. İyi yanlarıyla beraber kötü yanları da vardır elbette bunun. Neyse o başka bir mesele. İnsan böyle hayatı boyunca aynı yerde ikamet ettiğinde nostalji yaşaması daha sık oluyor. Her ne kadar çevremiz değişse de temelde ortam hep aynı. Her baktığım köşede bir anı var veya anı kırıntısı.
Amatör kamera kullanımı ve günümüzden dört film örneği
Öncelikle belirtmek isterim ki yazıda bahsi geçecek örneklerin hepsi korku türünde olacaktır. Çok fazla “spoiler” içermese de filmler hakkında bilgiler de yer alacaktır. Yazının başlığından da belli olduğu gibi bu filmlerin tek ortak yanı türleri değil, aynı zamanda amatör kamera denilen el kameralarıyla - hatta bazen cep telefonu- ile çekilmeleri. Bu tür herkesin hoşuna gitmez zira filmi takip etmesi oldukça güçtür. Hele hele bol hareketli olanlarında insan bazen film mi izliyor yoksa etrafa odaklanmaya mı çalışıyor bunu bile anlamaz. Ancak belki de bazılarımızın hoşlanma sebebi sadece ama sadece budur. Kendimizi film izliyor gibi değil de olayın içinde hissederiz…
Tarihteki ilk örnek olmayabilir ancak benimkiler arasında ilk sıradaki ve belki de en bilineni ile başlamak istiyorum. İzlemeyen kalmış mıdır bilmem. Bu küçük bütçeli film için öyle bir pazarlama ve reklam kampanyası yapılmıştı ki “Sağır Sultan” bile duymuştu. Bazılarının “abi olay gerçekmiş ha, bu kameraları, kasetleri falan bulmuşlar da öyle film olmuş” yorum veya düşüncelerini duydukça pis pis gülüyordum ben. Filmi izlemeden kendisi hakkında düşüncelerimi belirtmesem de reklam kampanyasının ne kadar etkili olduğunu gözlerimle görüyordum. Benim açımdan çok başarılı olmayan bu film 22.000$’lık bütçesine rağmen 248,300,000$ gibi oldukça büyük bir hasılat elde etti ki, sanırım filmin başarısı ya da başarısızlığı kimsenin umurunda olmadı.
Allah müstahakınızı versin Lost ekibi :)
Bugüne kadar yazmadım çizmedim. Etrafta zaten yeterince yazılmışı çizilmişi vardı, bir de ben yazsam ne değişecekti ki sanki. Hem yazmayla çizmeyle kendisini henüz izlemeyenlere bir şey anlatmanın imkanı var mıydı? Misal:
Lost fanatiği şahıs: “Abi Lost‘u izliyor musun?”
İzlemeyen şahıs: “Yoo”
LFŞ: “Nasıl yani! Nasıl olur abi, izlenmez mi, hayatımda izlediğim en iyi, en heyecanlı dizi!”
Altı üstü bir dizi diye düşünen bu bahtsız (ya da bahtı açık mı diyelim) şahıs haliyle sorar:
İŞ: “İzlemiyorum ya işte, ne ki konusu, nasıl bir şey”
LFŞ: “Şimdi bir grup insan var, uçak var, ada var, eee, şeyy, düşüyorlar işte, sonra garip şeyler oluyor, mm, hmm, ya sen en iyisi izlemeye başla, hatta ben sana üç sezonu tamamen vereyim”
İki gün sonra olası muhabbet şu şekilde gerçekleşir:
Artık izleyen şahıs: “Ulan Allah müstahakını versin, felç ettin lan 2 günümü. 2 günde 3 sezon nasıl izledim bilmiyorum. ”
LFŞ: “Ya bırak sen onu şimdi, tabuttaki kim tabuttaki?”
AİŞ: “Kesin Locke abi bak gör, bir ihtimal de Sawyer”
…..
Ne anlatılacak ki :) İzleyenler bile birbirini yiyorlar olaylar şöyleydi, hayır böyleydi diye. Haliyle izleyenler beni anlıyorlardır, izlemeyenler de üzülmesinler :) Neyse ben konuya döneyim. Lost dizisi 4. sezonu tamamladı efendim. Geç de olsa izledim -Lost için 1 günlük fark geç sayılır :) - Duygulandık yahu. Az yüreklerimize su serpildi ama tenimizi kavuran kızgın güneşi düşündüğümüzde o serpilen su bizi ferahlatamadı. (Lost izlemeyenler, hiç kasmayın anlayacağız diye :D) Bu senarist kişiler işlerini biliyorlar. Özellikle sen J.J. Abrams, alacağın olsun. Bak sana söylüyorum dizi bittiğinde 6 sezonun DVD’sini alıp kare kare açık arayacak benim bildiğim bilmem kaç kişi var, dünya genelini düşünemiyorum bile. Tamam ufak detayları hepimiz mazur görürüz ancak temel konuda bir çatlak olursa iki elimiz yakanda. Genelde pek uğrak yerim olmayan ekşiye bir bakayım dedim Lost için, iyi ki bakmışım. Bol bol güldüm, yazının başlığı da oradan esinlendi zaten. Kafayı sıyıran giydirmiş Lost ekibine :) Ben az yumuşattım tepki cümlesini. Gidin okuyun. Şöyle 232. sayfadan başlayın final yorumları için, sona gelene kadar hem gözünüzden kaçanları fark eder, hem fikir alır, hem de bol bol gülersiniz.
20 yıllık hasret sona erdi: Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı - Indiana Jones and the Kingdom of the Crystal Skull
İlki yapıldığında ben henüz 1 yaşımdaymışım, sonuncusunda ise 9. Aradan neredeyse 20 yıl geçmiş. Haliyle tüm seriyi televizyondan izlemek nasip oldu. Çocuk gözümle beni o kadar etkilemiş ki tevekkeli değil, macera dediğimizde hala aklıma gelen iki isimden biri Inidana Jones‘tur -diğeri ise bir başka yazıya konu olabilecek MacGyver, 80′liyim işte ne yapalım :) - Şimdi serinin 4. filmi sinemalarda,ilk günden gittim izledim. Öncelikle şunu belirteyim ki Indiana Jones serilerini sevmek için bazı şeyleri kabullenmek gerekiyor. Bu filmleri oluşturan 3 ortak isim de aynı şeyi hedeflemiş öteden beri: Macera ve eğlence karışımlı, 30′ların ucuz filmlerine benzeyen büyük bütçeli yapımlar. Aslında bunu doğrudan hedefleyen George Lucas ve Steven Spielberg. Harrison Ford ise eşsiz oyunculuğuyla karaktere hayat katmış. Ne diyorduk, ha bazı şeyleri kabullenmemiz lazım. Mesela nedir bunlar?
- Bir kere tüm filmlerin sonu bellidir. Kahramanımız asla başarısız olmaz ve sonunda her zaman iyi taraf kazanır.
- Kahramanımızın başından bin türlü hadise geçse de bir şekilde kaçmayı veya kurtulmayı başarır. Bu çok saçma bir şekilde de olabilir, tamamen şans eseri de.
- Maceradan maceraya koşarken, etrafta kurşunlar cirit atıyorken ya da arkasından azılı bir tehlike gümbür gümbür koşturuyorken bile kahramanımız ve çevresindekiler espri yapmaktan kaçınmazlar. Esprinin yanında çekişme ve kavgalara da şahit oluruz.
- Filmleri izlerken ara ara “acaba cidden profesyonel bir macera filmi izliyor muyum?” havasına kapılınır ki bu yazının girişinde açıklanmaya çalışılmıştır.
- Genel olarak toparlarsak; filmlerin B kategorisi temel alınarak yapıldığı, bu nedenle sadece eğlence ve macera filmi gözüyle izlenmesi gerektiği unutulmamalıdır.
Gördüğünüz gibi son madde çok önemli. Zaten bu maddeyi sindiremeyenler Indiana Jones serisini sevemezler. Kaldı ki ortada bence 3 tip izleyicisi vardır. a. Serinin delileri b. Sırf eğlence olsun diye izleyenler c. Hiç sevmeyenler. Kendim kesinlikle bir a sınıfı izleyicisiyim. Haliyle tarafsız bir yazı beklemeyin :)











